9.Sınıf Doğa ve İnsan


Dağların zirvelerini süsleyen kar, yamaçlarını kaplayan yemyeşil ağaç örtüsüdür doğa. Uçurum kenarlarında zıplayan yaban keçisi, bal üretmek için didinen işçi arıdır. Denizin köpüklü dalgalarıdır, su altında bale yapan deniz canlılarıdır; balıklar, mercanlar, yosunlar ve deniz kabuklularıdır. Havada uçan kuş, meleyip duran kuzu, ağaç gövdelerine ritimli vuruşlar yapan ağaçkakan, ceylan peşinde koşturan aç kaplandır; yanardağlardan kusulan öfkeli lavlar, bulutlardan boşanan yağmur ve çatıları uçuran acımasız tayfunlardır doğa.

Doğa güzelliktir, estetiktir, cennetten renklerdir gözlere sunulan. Çöldeki vahadır, sık ormanlar arasında gizlenmiş yüksek çağlayanlardan düşen karbonatlı sudur; denizdeki tuz, kutuplarda buz; sütü sağılan inek, tarlaya koşulan öküzdür. Terdir tüm canlılardan damla damla süzülüp düşen, buhardır güneş ışınlarına teslim olup göklere yükselen ve hayatın ta kendisidir doğa; doğumdan ölüme dek bütün canlı varlıkların at koşturduğu arenadır; çağları alıp koltuğunun altına, fır döne döne dans edip duran odur, milyonlarca yılın zaman tünelinde.

Havadır, sudur doğa; yeryüzünü parselleyen milyonlarca tür bitkidir, sevimli ya da ürküten hayvanlardır; her yeri ve her şeyi haraca bağlayan insanoğludur. Yeni doğan gündeki umut, akşamın kızıllığında batan güneşin hüznüdür. Candır, yaşama tutkusudur, üreme keyfidir, beslenmek için oburca yeme hastalığıdır.

Doğa bunların hepsidir; tüm canlıların ortak nefesi, güzelliklere sahip olma hevesidir. Ama daha da önemlisi anadır doğa. Yufka yüreğiyle, milyonlarca farklı canlıya aynı sempatiyle kucak açmıştır. Onun sevgisinden şüphe eden mi vardır ki ? Ara sıra kaşlarını çatıp, şimşeklerle sinyaller yollasa da, ardından öfkesi geçince yine tüm güzelliklerini seferber etmesini iyi bilir, o yufka yüreğinden taşan şefkatiyle. Yoksa, onun da haşin kanunları, kuralları vardır. Acımasızlık da, kendinden güçsüze efelenmek de vardır kitabındaki hoşgörü listesinde. Dedik ya anadır diye, ayrım yapmamak ya da affetmek şanındandır evlatları arasında.

İçinde yaşayıp durduğumuz bu cennetten ortamın, ayrıntılarını öğrenince ağızları açıkta bırakan şaşmaz ayarlardaki işleyişini izlemek; yaşama sımsıkı tutunma arzusunu, hırsları, oburlukları ve belki çevreyi yıkıma uğratma vurdumduymazlığını görüp vicdan azabı içerisinde düşünmek ve belki sonunda doğru yola yönelmek gerekmez mi ?

Soğuğu ve karanlığı bol, uzun kış aylarının sonunda, bir kez daha yerküreyle flört etmeye koşan güneşin yakınlığıyla sarhoş düşüp, kanı kaynamaya başlayan toprağın bereketiyle tahrik olan ve nisan yağmurlarından kana kana içmenin getirdiği canlılıkla patlamaya, kabından taşarak yukarılara, yeryüzüne misafirliğe gitmeye hevesli minicik tohumların gezgin ruhunu hiç merak eden olur mu acaba ?

Hani, bin bir emekle uzattığı boynunu; kilometrelerce uzaktaki okullarına gitmek için kan ter içinde yürüyen şanssız köy çocuklarının bitmek bilmeyen sabırları ya da tüpsüz daldığı deniz dibinden nefes almak için su yüzüne doğru çırpınışlarla yükselen acemi dalgıçların aceleciliği gibi, toprak yüzeyine doğru gücünün son kırıntılarıyla ittirmeye çalışır da, amacına ulaştığında da sevinçle diker kafasını güneşe doğru. Bir başarının tescillenmiş belgesidir artık o sarıdan yeşile dönmeye başlamış filizin keyfi ya da tam da doğanın gerçek gücüdür işte o yiğitçe tırmanış.

İlkbaharda ağaçlara suyun yürümesidir doğa, dallardaki gözlerin patlaması, filizlerin fışkırmasıdır. Hayvanlarda ise uzun bir kış uykusundan uyanıştır, üremeye koşuştur, miskinlikten kurtuluştur. Esen ılık meltemlerle savrulan yelelerdir, çiçek dolu dallardır, göç yoluna dizilen kuş yavrularının yeni yeri bir an önce görme arzusudur. Anasından yeni doğmuş yavrunun ayakları üzerine dikilip varolma savaşını kazanması ve en değerli besin olan ana sütünün peşine düşmesi, sanki özel eğitimden geçirilmişler gibi, nasıl da şaşmaz bir düzende sergilenip durmaktadır, gözler görmez mi dersiniz ?

Uzun kış gecelerinin ardından, baharın ılık esintileriyle coşan yüreklerin sevincine katılan hevesli ellerin açtığı pencerelerden sızan minicik, şen şakrak serçelerin bahar türküleridir doğanın sesi; eriyen karların arttırdığı debileriyle daha bir köpürerek akan derelerin ritimli sesi. Uzak köylerin, kışa yenik düşmüş kaderlerini yansıtan bir çaresizlik aynasıdır bazen, kurt ulumalarına karışan azgın köpeklerin meydan okuyan havlamaları ve onların karşı yamaçlara buyur edilen akisleriyle sürüp giden koruma mücadeleleri.

Doğum ve yaşam gibi ölüm de haktır doğanın kanunlarında. Ömrünü tamamlayınca, dallarla olan bağını keserek, bir ayrılığın acısını yansıtan hareketlerle, bir o yana bir bu yana savrularak aşağılara doğru kayıp giden; sarılı kahverengili, kimi böcek yenikli, kurumuş yorgun yaprakların yavaş çekim fotoğrafları gibi, rüzgarlı havada süzülüp duran çırpınışları, toprağa düşen canların son vedasıdır. Ama doğal olanı kabul görür yine de ölümün. Yoksa kıyımdır, acıdır, yok oluştur; bozgunculuktur, kanun dışılıktır doğa kitabındaki karşılığı, insan eliyle gelen diğer tür keyfi ölümlerin.

Yerle gök arasındaki ateşli aşkın ürünü olan gri beyaz bulut kümelerinin bağrından fışkıran yağmurların, karların, doluların neyi temizlemek için bunca çaba içerisinde akıp durduklarını; öfke kusan anların ürünü olan şimşek ve yıldırımların kimlerin aklını başlarına devşirmeye sinyal olduğu hiç düşünülür mü ? Peki, aklına esti mi ortalığı yıkıp geçen fırtınaların, tayfunların kaynağı olan ve her yeri sellerle teslim alan doğanın bu öfkesinden ürkmek, onu fazla kızdırmamak, kolunu kanadını kıracak kadar kirletip bozmamak daha akılcı olmaz mıydı ? Bu vurdumduymazlık daha nereye kadar gider ?

Sadece karnını doyurmak için avlanan, başka canlıları yakalayıp yiyen hayvanların, keyif olsun diye doğa anaya ihanet ettiği, kırdığı, bozduğu, kirlettiği görülmüş şey midir ? Onların her adımı ihtiyaçtan, mecburiyetten, yaşamayı sürdürme tutkusundan ya da ölümden kaçma dürtüsündendir. Spor olsun diye veya zevk aldığından bir diğerine zarar verme duygusu onların kitabında yazmaz. Onlar daha mertmiş değil mi ? Oysa, evrenin en zeki yaratığı olan insan öyle mi ? İnek sağar gibi kullanıp durduğu ve her nimetinden afiyetle yararlandığı doğayı, türlü nankörlüklerle canından bezdirdiğini bilmeyen mi var ? Kendisini en ayrıcalıklı evlat olarak görmenin şımarıklığıyla, gözleri ileriyi göremeden yuvarlanıp gidiyor keyifler içerisinde ama bu bolluğun sonunun, elbet bir gün geleceğini hiç düşünemeden !

Renkli görüntülerin ve insanı çıldırtan güzellikteki manzaraların en hatırlı müşterisi olan insanoğlunun, tarih boyunca hep bu güzellikleri arayan hevesli ruh hali, onu yeryüzünün her köşesindeki cennet bahçelerini bulmaya yönlendirmiştir. Atalarımız bu konuda da oldukça başarılı olmuş aslında. Bugün için gizli kalmış, insan ayağı girmemiş fazla bir güzellik kalmamış olsa gerek. Bu çabaların karşılığını, doğa ana da tüm cömertliğiyle ödemiş zaten. Farklı tatlardaki milyonlarca bitki ve hayvan türünden en işine yarayanlarıyla beslenmesine destek vermiş, bol bol üretip hizmetlerine sunmuş insanların. Belki tek isteği, aç gözlülükle saldırmaması, kırıp dökmemesi olmuştur. Belli aralıklarla sinyaller yollayıp nankörlüğe kalkışmamasını da hatırlatıyor onlara ama anlayan kim ?

Berrak akan tertemiz sularıyla çağıldayıp duran derelerin, yemyeşil çayırların, bol oksijen üreterek ciğerlerimizi şenlendiren ormanların manzaralarıyla coşmak, eğlenip keyiflenmek hakkımızdır tabii ki. Dört mevsim farklı tatlar sunan atmosferin ve denizlerdeki bereketli dünyanın nimetlerinden nasiplenmek de, sahip olmanın getirdiği kullanma ve harcama serbestliğine girer belki ama bunun sonsuz keyfilik ve acımasızlık içerisinde sürmesi de çok akılcı ya da vicdani midir ? O meleyen kuzunun ve bal yapmaya didinen arının ürettiği ya da genel olarak doğanın, adeta gönüllü organize sanayi bölgelerinde sessiz sedasız çalışan binlerce tür gıda işletmelerinde üretilen sağlık deposu ürünlerini, bunca har vurup harman savurmaya hakkımız var mıdır sizce ?

Kırmak, koparmak, kesmek, yakmak, vurup öldürmek ne kadar acımasızcaysa; olan biten olumsuzlukları sadece kayıtsızca seyretmek, hatta bundan keyif almak da insancıllığa yakışmayan tuhaf ama bir o kadar da gaddarlık kokan ruh halidir. En çok sevdiğimizi söylediğimiz çocuklarımızın geleceğini karartacak, mutlu ve huzurlu yaşamalarını engelleyecek bir doğa katliamını gelecek kuşaklara miras bırakmak, ikiyüzlülüğün daniskası değil midir acaba ?

Doğa ve insan ilişkisi; tarihin başlangıcından buyana hep dostça devam edegelmişken ve doğa ananın cömertliği her şeye karşın sürüp giderken, bu tehlike sinyallerini yazdırtan sebepler kimlerin eseridir sizce ? Her sabah, güne merhaba derken sessizce açılıp yeryüzünü zevkli bir ressam hassasiyetiyle canlı renklerle boyayıp duran çiçeklerin, dallarını dolgun meyvelerle süsleyen ağaç dallarının kusuru mudur ? Yoksa, eline geçirdiği ceviz tanesini afiyetle kemirirken sevimli görüntüler veren sincapların, şakıyan bülbüllerin, kumda açtığı tuzağın içerisinde avını bekleyen karınca aslanının ya da gün boyu bıkmadan ninniler söyleyen kumruların mı günahıdır, bütün bu olup bitenler ?

Yorum Yaz