Buna taş küre de denir. Geosferlerin en incesidir. En fazla sahip olduğumuz bilgiler bu tabakaya aittir. Yerkabuğunun kalınlığı 5- 110 km. arasında değişmektedir. Ortalama 50- 60 km. kabul edilmektedir. Bu kalınlık yer yüzeyinin şekillerine göre değişmektedir. Dağların altında kalın, okyanusların altında incedir. Yerkabuğunun en üst kısmı genellikle silisyum ve alüminyum dan oluştuğu için SİAL olarak adlandırılır.
Yoğunluğu 2,67 gr/cm3 olarak kabul edilir. Kalınlığı her yerde aynı değildir. Büyük Okyanusun altında olmadığı tahmin edilmektedir. Siolin altındaki bölge yani yerkabuğunun alt kısmı silisyum ve magnezyumdan meydana geldiği için SİMA adını alır. Simanın oldukça derine uzandığı, amorf olduğu ve ortalama yoğunluğunun 3,27 gr/cm3 olduğu kabul edilmektedir. “Granit Kabuk” olarak adlandırılan Sialin kalınlığı; Niggli tarafından 10- 30 km. Gornod tarafından ise 20 km. olduğu sanılmaktadır. Hipoteze göre daha derinde Gabro ve Bazaltlar bulunur. Bu zorun altında bulunan ergimiş kayaçlardan oluşmuş yapıya MAGMA denir. Alman WEGENER’e göre kıtaları oluşturan sial üzerinde Aysbergler (Buz dağları) gibi yüzmekte olduğunu ve iki yöne hareket etmektedir. A.B.D.de yapılan Ölçümlere göre Atlantik sahilinde kabuğun kalınlığı 30 km. Rock Mountains ( 2000 m.) dağlarında 32-35 km’dir.
YER KABUĞU(LİTOSFER)
a)Yer Kabuğunun Bileşimi Dünya yarı çapının en ince kısmı yer kabuğudur.kabuğun kalınlığı ve bileşimi her yerde aynı değildir.En kalın kısmı karalarda,en ince yeri de okyanusların tabanındadır.
Yer kabuğunun daha hafif olan üst kısmını Si ve Al'dan yapılmış kayalar oluşturur. Yer kabuğunun derin olan kısımlarını,yoğunluğu daha fazla olan Fe,Ni,Mg içeren kaya türleri oluşturur. Canlıların üzerinde yaşadığı yer kabuğunun,iç kısmına doğru inildikçe,sıcaklık artmaktadır.
b)kayaçlar: Granit,trakit gibi püskürük kayalarda canlı izine rastlanmaz.
kil,petrol,çakıllar,kireç ve tebeşir tortul kültelerdendir.Ve içlerinde bitki ve hayvan kalıntıları bulunur.
1.Püskürük Kayaçlar: magmanın yer küre yüzünde veya içinde soğuyup katılaşmasıyla oluşan kültelerdir.Magma yer yüzüne çıkıp birikirse yanardağları oluşturur.Volkan kraterden çıkan kızgın sıvıya lav denir.
2)Tortul Kayaçlar:Yer Yüzündendeki külteleri,rüzgar,hava ve deniz gibi dış etkiler parçalayarak,çukur yerlerde,göllerde ve deniz diplerinde biriktirirler.Biriken külteler sıkışıp sertleşerek tabakalı tortul kayacı oluştururlar.
a)Kimyasal Tortullar:Su külteler arasından geçerken bazı kimyasal maddeleri çözer.Suyun buharlaşması ile suda çözünen bu maddeler çökerek kaya tuzu,sarkıt ve dikitler oluşur.
b)Mekanik Tortullar:Su,rüzgar gibi dış kuvvetlerin etkisiyle sürüklenen kayaların bir yerde toplanmasından oluşurlar.Kumlar,killer,çakıllar bu gruptandırlar.
c)Organik Tortullar:Bitki ve hayvan artıklarından oluşan kültelerdir.Kalkerli kayalar,kömür ve petrol bu gruba girerler.
3)Başkalaşmış Kayaçlar:Eskiden mevcut kayaların basınç,sıcaklık ve su buharının etkisiyle değişikliğe uğramasından,başkalaşım kayalar oluşur.
4)YERİN DERİNLİKLERİ
a)Ateş Küre:Volkanlardan çıkan lavlar ve diğer madenler bu tabakadan gelir.Yapısında Si,Mg,Ni ve Fe bulunur.Akıcı ve hamur kıvamında olduğu için magma adını alır.
Çekirdek:Yer kürenin merkezini olşturur.Dünyamızın oluşumu sırasında Fe,Ni gibi özkütlesi fazla olan maddeler burada toplanmıştır.
9.Sınıf Muhteşem Dörtlü - Litosfer


9.Sınıf Kümeler
TANIM Ş s(A) = 3 tür.denk kümeler denir.º DÆ sembolleri ile gösterilir. {Æ} ve {0} kümeleri boş küme olmayıp birer elemana sahip iki denk kümedir. E. ALT KÜME - ÖZALT KÜME 1. Alt Küme A kümesinin her elemanı, B kümesinin de elemanı ise A ya B nin alt kümesi denir. A kümesi B kümesinin alt kümesi ise A A kümesi B kümesinin alt kümesi ise B kümesi A kümesini kapsıyor denir. B É A biçiminde gösterilir. C kümesi D kümesinin alt kümesi değilse C Ë D biçiminde gösterilir.Û A = B dir.³ r) elemanlı alt kümelerinin sayısı F. KÜMELERLE YAPILAN İŞLEMLER 1. Kümelerin Birleşimi A nın elemanlarından veya B nin elemanlarından oluşan kümeye bu iki kümenin birleşim kümesi denir ve A È B biçiminde gösterilir. A È B = {x : x Î A veya x Î B} dir. 2. Birleşim Işleminin Özellikleri i) ii) iii) ıv) v) vı) 3. Kümelerin Kesişimi A ve B kümesinin ortak elemanlarından oluşan kümeye A ile B nin kesişim kümesi denir ve A Ç B biçiminde gösterilir. A Ç B = {x : x Î A ve x Î B} dir. 4. Kesişim Işleminin Özellikleri i) ii) iii) ıv) v) vı) G. EVRENSEL KÜME Üzerinde işlem yapılan, bütün kümeleri kapsayan kümeye, evrensel küme denir. Evrensel küme genellikle E ile gösterilir. H. BİR KÜMENİN TÜMLEYENİ Evrensel kümenin elemanı olup, A kümesinin elemanı olmayan elemanlardan oluşan kümeye A nın tümleyeni denir ve A ya da A' ile gösterilir. A = {x : x Î E ve x Tümleyenin Özellikleri i) ii) iii) iv) v) vı) vıı) vııı) I. KUVVET KÜMESI Bir kümenin bütün alt kümelerin kümesine kuvvet kümesi denir. Kuvvet kümesi P(A) ile gösterilir. s(A) = n ise, s(P(A)) = 2n J. İKİ KÜMENİN FARKI A kümesinde olup, B kümesinde olmayan elemanların kümesine A fark B kümesi denir. A fark B kümesi A – B ya da A B biçiminde gösterilir. A – B = {x : x Î A ve x Ï B} dir. Farkla Ilgili Özellikler A, B, C kümeleri E evrensel kümesinin alt kümeleri olmak üzere, i) ii) iii) ıv) K. ELEMAN SAYISI A, B, C herhangi birer küme olmak üzere, i) ii) – s(B Ç C) + s(A Ç B Ç C) iii) ıv) Tenis veya voleybol oynayanların sayısı: s(T È V) = a + b + c Tenis ya da voleybol oynayanların sayısı: s(T – V) + s(V – T) = a + c Sadece tenis oynayanların sayısı: s(T – V) = a Tenis oynamayanların sayısı: s(T) = c + d Bu iki oyundan en az birini oynayanların sayısı: s(T È V) = a + b + c Bu iki oyundan en çok birini oynayanların sayısı: s(A Ç B) = s(A È B) + s(T – V) + s(V – T) = d + a + c Bu iki oyundan hiç birini oynamayanların sayısı: s(A È B) = d 2. Özalt Küme Bir kümenin, kendisinden farklı bütün alt kümelerine o kümenin özalt kümeleri denir. 3. Alt Kümenin Özellikleri i) A Ì A ii) Æ Ì A iii) ıv) v) vı) B. KÜMELERİN GÖSTERİLİŞİ Kümenin elemanları aşağıdaki 3 yolla gösterilebilir. 1. Liste Yöntemi Kümenin elemanları { } sembolü içine, her bir elemanın arasına virgül konularak yazılır. A = {a, b, {a, b, c}} 2. Ortak Özellik Yöntemi Kümenin elemanları, daha somut ya da daha kolay algılanır biçimde gerektiğinde sözel, gerektiğinde matematiksel bir ifade olarak ortaya koyma biçimidir. A = {x : (x in özelliği)} Burada “x :” ifadesi “öyle x lerden oluşur ki” diye okunur. Bu ifade “x |” biçiminde de yazılabilir. 3. Venn Şeması Yöntemi Küme, kapalı bir eğri içinde her eleman bir nokta ile gösterilip noktanın yanına elemanın adı yazılarak gösterilir. Bu gösterime Venn Şeması ile gösterim denir. C. EŞİT KÜME, DENK KÜME Aynı elemanlardan oluşan kümelere eşit kümeler denir. Eleman sayıları eşit olan kümelere A kümesi B kümesine eşit ise A = B, C kümesi D kümesine denk ise C biçiminde gösterilir. Eşit olan kümeler ayın zamanda denktir. Fakat denk kümeler eşit olmayabilir. D. BOŞ KÜME Hiç bir elemanı olmayan kümeye boş küme denir. Boş küme { } ya da Eşit olan kümeler ayın zamanda denktir. Fakat denk kümeler eşit olmayabilir. {.} ve {0} kümeleri boş küme olmayıp birer elemana sahip iki denk kümedir.
a Î A biçiminde yazılır. “a, A kümesinin elemanıdır.” diye okunur. b elemanı A kümesine ait değilse, b Ï A biçiminde yazılır. “b, A kümesinin elemanı değildir.” diye okunur.








) = AÆ = E E = A È (B Ç C) = (A È B) Ç (A È C)A Ç (B È C) = (A Ç B) È (A Ç C)(A Ç B) Ç C = A Ç (B Ç C)A Ç B = B Ç AA Ç A = AA Ç Æ = ÆA È B = Æ ise, (A = Æ ve B = Æ) dir.A Ì B ise, A È B = BA È (B È C) = (A È B) È CA È B = B È AA È A = AA È Æ = AÏ A, A Ì E} dir.ÆÈ A = E ve A Ç A = Æ dir.È B = A Ç BÈ A = E ve E Ç A = A dir.Ì B ise, B Ì A dir.D B (Simetrik Fark)


9.Sınıf Güzel Sanatlar ve Edebiyat
Edebiyat;duygu düşünce ve hayallerin karşımızdakilerde hayranlık uyandıracak şekilde yani güzel ve etkili olarak yazı ya da söz ile ifade edilmesi sanatıdır.
GÜZEL SANATLAR İÇİNDE EDEBİYATIN YERİ
Sanat insanın güzellik karşısında duyduğu heyecan ve hayranlığı uyandırmak için ortaya koyduğu yaratıcılıktır.Sanatın temelinde insan sevgisi,hoşgörü,yaratma özgürlüğü vardır.
Sanat insanın varlık şartlarından biridir.İnsanın olduğu her yerde sanat vardır.(Mağara resimleri,antik süs eşyaları,işlenmiş kap kaçak vb.) Sanatın amacı da zaten insanlarda güzel duygular uyandırmak,insan hayatını renklendirmek,güzelleştirmektir.Resim,tiyatro,şiir,dans,müzik ve kitapların olmadığı bir dünyada
yaşadığımızı düşünürsek sanatın insan hayatı için ne kadar vazgeçilmez ve önemli olduğunu anlarız.
İnsanlar kendilerini farklı araçlarla ifade edebilirler.Kimisi resimle,müzikle,dansla heykelle kimisi de şiirle,romanla,hikayeyle yani edebiyat vasıtasıyla ifade ederler.
İnsanoğlu hayatı boyunca güzeli istemiştir.Sözüne yazısına(edebiyat),sesine(müzik)kullanabildiği
renklere(resim),yaşadığı mekana(mimarlık),işleyebildiği her türlü maddeye(heykeltıraş)güzellik vermek
insanoğlunun yaşam felsefesi olmuştur ki bu da güzel sanatlar dediğimiz şubeleri doğurmuştur
.
Edebiyat bu güzel sanatların bir koludur.Edebiyat;sözde ,yazıda,düşüncede,hayalde güzellik demektir.
Edebiyat;dil ile gerçekleştirilen,malzemesi dil olan güzel sanat etkinliğidir.Edebi eser öncelikle sanat değeri
olan eserdir.Edebi eserlerde dikkatle kullanılmış bir dil vardır.
Bilim nasıl ki akla,mantığa,öğretmeye yönelik ise sanat da insan ruhunu doyurmaya,güzelleştirmeye yöneliktir.


9.Sınıf İletişim Dil ve Kültür
1. İLETİŞİM
Duygu, düşünce ve isteklerin yazı, konuşma ve görsel-işitsel akla gelebilecek her türlü araçla aktarılmasına iletişim denir.
İletişimin kurulmasında altı temel öğe kullanılır:
Kaynak(Gönderici)
Alıcı
İleti (Mesaj)
Kanal(İletim yolu)
Bağlam(Ortam)
Dönüt(Geri bildirim)
Kaynak(Gönderici) : Duygu düşünce ve isteğin aktarılmasında sözü söyleyen kişiye denir.
Alıcı: İletilen sözü alan kişiye denir.
İleti (Mesaj) : Gönderici ile alıcı arasında aktarılan duygu, düşünce ya da isteğe denir.
Kanal(Araç) : Gönderici ile alıcı arasındaki iletinin gönderilme şekline denir.
Bağlam(Ortam): İletişimin gerçekleştiği yere denir.
Dönüt(Geri bildirim) :Alıcının göndericiye verdiği tepkiye (cevaba) denir.
İletişim Niçin Gereklidir?
Kişi, sosyal çevrede sağlıklı ve mutlu bir yaşam sürmek için iletişim kurmak zorundadır.
İletişim hayatın vazgeçilmez bir gereğidir.
Ruhsal ve bedensel ihtiyaçlarımızı gidermek için iletişim gereklidir.
Toplumsal yasa ve kuralları sağlıklı bir şekilde işletebilmek için gereklidir.
Gösterge ve Türleri:
Kendi dışında başka bir şeyi gösteren, düşündüren, onun yerini alabilen, kelime, nesne, görünüş ve olgulara gösterge denir.
Türleri:
a) Dil Göstergesi: Söz veya yazıyla gerçekleştirilen her türlü eylem bu gruba girer.
b) Doğal Gösterge: Ülkelerin doğal güzellikleri, yaprakların sararması…
C) Sosyal Gösterge: Trafik ışıkları, görgü kuralları…
İletişim Kurarken Kullanılan Göstergeler Nelerdir?
* Dil göstergeleri: Söz veya yazıyla gerçekleştirilen her türlü eylem bu gruba girer. İnsan duygu ve düşüncelerini en iyi şekilde dil ile anlatır. Dille gerçekleştirilen iletişim resim, şekil, işaret ve vücut diliyle yapılan iletişimden daha güçlü ve daha kullanılışlıdır.
* Dil dışı göstergeler: Resim, şekil, işaret, hareket, jest ve mimikler bu gruba girer.
2. İNSAN, İLETİŞİM VE DİL
İletişim Türleri:
-Dille gerçekleştirilen iletişim
-Jest ve mimiklerle gerçekleştirilen iletişim
-Resim, şekil, çizgi gibi sembollerle gerçekleştirilen iletişim
-Simgelerle gerçekleştirilen iletişim
Dil Nedir?
Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan, kendisine özgü yasaları olan ve ancak bu yasalar çerçevesinde gelişen, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış seslerden örülmüş bir anlaşma sistemidir.
Dilin Önemi ve Özellikleri
* Dil, gelişmiş bir iletişim aracıdır.
* Dil, seslerden oluşmuş bir anlaşma sistemidir.
* Tam anlamıyla anlatma ve anlaşma; seslerden örülü kurallar bütünü olan “dil” ile sağlanır.
* Dil, düşünce ve zekânın bir göstergesidir.
* Dil, canlı bir varlıktır.
* Dil, sosyal bir varlıktır.
* Dil, bir ortaklıktır.
Dilin Millet Hayatındaki Yeri ve Önemi
* Dil birliği, milleti oluşturan özelliklerin başında gelir.
* Bir milletin dili; onun tarihi, dini ve kültürüyle iç içedir.
* Millet için gerekli olan her şey, dilde saklanır.
* Dil; milletin manevî ve kültür değerlerini, millet olabilme özelliklerini bünyesinde sımsıkı muhafaza eder.
* Dil, milleti meydana getiren bireyler arasında ortak duygu ve düşünceler meydana getirir.
* Dil, milletin birlik ve bütünlüğünü sağlayan en güçlü bağdır.
Dilin İşlevleri
Heyecan bildirme işlevi
Of! Canımı sıkma.
Göndericilik işlevi
Su, iki hidrojen, bir oksijen molekülünden oluşur.
Alıcıyı harekete geçirme işlevi
Aç artık şu kapıyı.
Dil ötesi işlevi
Yapım eki almış sözcüklere türemiş sözcük denir.
Kanalı kontrol işlevi
Söylediklerimi anladın mı?
Şiirsellik işlevi
Gözlerin gözlerime değince
Felaketim olurdu, ağlardım
3. DİL- KÜLTÜR İLİŞKİSİ
En genel anlamıyla kültür bir toplumun maddi ve manevi alanda ortaya koyduğu tüm eserlerdir. Toplumların yaşam biçimleri, gelenek-görenekleri kullandıkları araç gereçleri, inançları, dili, sanat anlayışı vb. kültürü oluşturur.
Toplumlar yüzyıllar boyu maddi ve manevi alanda çok değerli eserler üretmişlerdir. Bu eserler gelecek kuşaklara dil sayesinde aktarılır. Örneğin İslâmiyet’ten önceki döneme ait destan, koşuk, sağu, savlar, Orhun Yazıtları, Dede Korkut Hikâyeleri, Yunus Emre’nin şiirleri dil sayesinde günümüze dek yaşamışlardır. Günümüz gençleri o eserleri okuyarak o dönemle ilgili bilgi sahibi olabilirler. Bu bilgilenme dil sayesinde olmaktadır. Bu bakımdan dil önemli bir kültür taşıyıcısıdır.
DİL VE KÜLTÜRÜN ORTAK ÖZELLİKLERİ:
a) Dil ve kültür geçmiş ile gelecek arasında bir köprü vazifesi görür.
b) Bir toplumun oluşmasında ve ayakta kalmasında ortak dil ve kültürün önemli bir payı vardır.
c) Kültür ve dil bir toplumun yaşayış biçiminden önemli izler taşır.
d) Kültür ve dil bir milletin en önemli ortak özelliklerindendir.
LEHÇE: Bir dilin tarih içerisinde bilinmeyen bir dönemde kendinden ayrılmış olup büyük farklılıklar gösteren kollarına denir. Örn: Çuvaşça, Yakutça
ŞİVE: Bir dilin bilinen tarihi seyri içinde kendinden ayrılmış olup bazı farklılıklar gösteren kollarına denir.Örn: Kırgızca, Kazakça,Azerice …
AĞIZ: Bir ülke içinde aynı dilin farklı konuşma şekillerine denir. Yörelere göre söyleyiş farklılıkları vardır ama yazılış aynıdır. Örn: Karadeniz ağzı, Ege ağzı…
KONUŞMA DİLİ VE YAZI DİLİ :
Kelime dağarcığı yazı diline göre sınırlı olan ve günlük hayatta kullanılan doğal dile konuşma dili denir.
Bir ülkede resmi dil olarak kabul edilen ve her alanda aynı kurallarla kullanılan dile yazı dili denir.
Konuşma Dili ve Yazı Dili Arasındaki Farklar :
a) Bir ülkede bir yazı dili varken birden fazla konuşma dili vardır.
b) Konuşma dili doğaldır yazı dili yapma bir dildir.
c) Yazı dilinde kurallar varken konuşma dilinde yoktur.
d) Yazı dilinin kullanım sahası konuşma diline göre daha geniştir.
e) Konuşma dili günlük hayatta farklılık gösterirken yazı dili göstermez.
ARGO: Bir dil içinde belli bir grubun sözcüklere yeni anlam-lar vererek kullanmasıyla oluşan konuşma şekline denir.
* Bu sözcükler ancak bu grup içinde kullanılır ve bu gruba dâhil olan kişiler anlamlarını bilebilir.
* Argo günlük hayatta ve edebiyatta bir malzeme olarak kullanılabilir.


9.Sınıf Tarih Bilimi
Tarih, araştırma alanı olarak, insan kayıtlarına, yazılı ya da sözlü kaynaklara dayanır. Tarihi bilgi, geçmişteki olaylara ilişkin bilinenlerin, tarihe ilişkin güncel düşünce çerçevesiyle yorumlanmasıyla oluşur.
Tarih kelimesinin Batı dillerindeki tüm karşılıkları Grekçe istoria, istorien sözcüğünden gelmektedir. (Latince: his-toria, İtalyanca: storia, Fransızca: histo-rie, İngilizce: history, Almanca: Histo-rie). İyonya lehçesinde bildirme, haber alma yoluyla bilgi edinme anlamlarında kullanılan kelime, Attika lehçesinde görerek, tanık olarak bilme anlamlarının yanı sıra çok daha geniş bir anlam içeriğiyle fizik, coğrafya, astronomi, bitki ve hayvan bilgisi ve hatta giderek doğa bilgisini kapsayacak şekilde kullanılmıştır.
<_script /><_script />Tarihi kaynaklar ve yöntem
Tarihçiler araştırmalarında çok çeşitli kaynaklar kullanırlar. Bu kaynakların önem sırasına göre belirli bir hiyerarşi içinde sınıflanması ve yorumlanması tarihçinin temel çalışma yöntemidir.
Kaynakların kullanımı
Tarih bilimi nesnel verilere, olgulara dayanan bir bilimdir, ancak nesnelliği bütünüyle yansıtması mümkün değildir. Tarihî çalışmaların birinci elden kaynaklara, arşiv belgelerine dayalı olması bu çalışmaların inceledikleri konu üerine mutlak bilgi verdiği, son sözü söylediği anlamına gelmez. Bu durumun nedenleri kaynaklara bağlı (nesnel) ve tarihçiye bağlı nedenler olarak ikiye ayrılabilir:
- Arşiv belgeleri her zaman güvenilir bir kaynak teşkil etmez; örneğin resmi kayıtların henüz kaleme alındıkları sırada gerçekten uzak bilgiler yansıtmaları olasıdır. Tarihçi bu olasılıkları da göz önünde bulundurarak kaynaklara karşı eleştirel bir yöntem izler.
- Kullanılacak olan belgelerin seçimi, sunuş şekli, tarih çalışmasının amacı, tarihçinin kişisel siyasi-ideolojik tercihleri, tarihçinin eser verdiği dönemin siyasi-ideolojik koşulları gibi çeşitli nedenler, tarih yorumlarına etki eder. Dolayısıyla aynı arşiv belgelerinden yola çıkılarak farklı tarih yorumlarına ulaşılması olasıdır
Tarih biliminin geçmişi
Tarih biliminin ilk yazılı kaynakları Sümerler daha sonra Mısır, Hitit, Çin ve Hint uygarlıklarındaki dini mitoloji içerikli de olsa bir takım bilgilere sahip olan belgelerdir. Tarih yönteminin gelişmesine, eski Yunan uygarlığı'nda yaşayan Heredot ve Thukydides büyük katkılar yapmışlar. Bu anlayış Büyük Roma İmparatorluğu döneminde Polybos tarafından devam ettirilmiştir. Ayrıca Çin’de Pan ailesi (M.S. I. yy) ile Du’yun (732-812)'da tarih bilimine önemli katkılarda bulunmuşlarıdr.
İslam'da tarih biliminde en büyük atılım Kur'an ile olmuştur.Kur'an'ı Kerim'deki kavimler, peygamberler v.s. hakkında bilgiler bulundurması ayrıca hadislerin toplanması işi tarih yazıcılığını geliştirmiştir.
Avrupa'da Reform ve Rönesans ile birlikte filozofların bilimin yöntem, amaç ve kavramlar konusundaki fikirleri Tarih bilimini de etkilemiştir. Voltaire doğa bilimlerinde olduğu gibi tarih biliminde de yasaların olabileceğini söyler.
Tarih Yazıcılığı
Ögretici Tarih Yazıcılığı
Okuyucuya tarihi olaylardan ders çıkarmak, milli ve ahlaki değerleri benimsetmek için yazılan anlatım tarzıdır. Bu tarzın önderliğini Thukydides yapmış ve tarihi, siyasi öğretimin bir parçası haline getirmiş, bu sayede tarih bilimin sosyal bilimler içinde nerede olduğunu belirlemiştir.
Bu biçimde örnek teşkil etme prensibiyle hareket ettiği için başarısızlıklar birkaç cümle ile yazılırken başarılar ve kahramanlıklar büyük yer kaplamakta ayrıca bu başarılarda belirgin şekilde ortaya çıkan kişiler kahraman olarak görülür bazen doğa üstü varlıklar olarak aks edilir.


9.Sınıf Doğa ve İnsan
Doğa güzelliktir, estetiktir, cennetten renklerdir gözlere sunulan. Çöldeki vahadır, sık ormanlar arasında gizlenmiş yüksek çağlayanlardan düşen karbonatlı sudur; denizdeki tuz, kutuplarda buz; sütü sağılan inek, tarlaya koşulan öküzdür. Terdir tüm canlılardan damla damla süzülüp düşen, buhardır güneş ışınlarına teslim olup göklere yükselen ve hayatın ta kendisidir doğa; doğumdan ölüme dek bütün canlı varlıkların at koşturduğu arenadır; çağları alıp koltuğunun altına, fır döne döne dans edip duran odur, milyonlarca yılın zaman tünelinde.
Havadır, sudur doğa; yeryüzünü parselleyen milyonlarca tür bitkidir, sevimli ya da ürküten hayvanlardır; her yeri ve her şeyi haraca bağlayan insanoğludur. Yeni doğan gündeki umut, akşamın kızıllığında batan güneşin hüznüdür. Candır, yaşama tutkusudur, üreme keyfidir, beslenmek için oburca yeme hastalığıdır.
Doğa bunların hepsidir; tüm canlıların ortak nefesi, güzelliklere sahip olma hevesidir. Ama daha da önemlisi anadır doğa. Yufka yüreğiyle, milyonlarca farklı canlıya aynı sempatiyle kucak açmıştır. Onun sevgisinden şüphe eden mi vardır ki ? Ara sıra kaşlarını çatıp, şimşeklerle sinyaller yollasa da, ardından öfkesi geçince yine tüm güzelliklerini seferber etmesini iyi bilir, o yufka yüreğinden taşan şefkatiyle. Yoksa, onun da haşin kanunları, kuralları vardır. Acımasızlık da, kendinden güçsüze efelenmek de vardır kitabındaki hoşgörü listesinde. Dedik ya anadır diye, ayrım yapmamak ya da affetmek şanındandır evlatları arasında.
İçinde yaşayıp durduğumuz bu cennetten ortamın, ayrıntılarını öğrenince ağızları açıkta bırakan şaşmaz ayarlardaki işleyişini izlemek; yaşama sımsıkı tutunma arzusunu, hırsları, oburlukları ve belki çevreyi yıkıma uğratma vurdumduymazlığını görüp vicdan azabı içerisinde düşünmek ve belki sonunda doğru yola yönelmek gerekmez mi ?
Soğuğu ve karanlığı bol, uzun kış aylarının sonunda, bir kez daha yerküreyle flört etmeye koşan güneşin yakınlığıyla sarhoş düşüp, kanı kaynamaya başlayan toprağın bereketiyle tahrik olan ve nisan yağmurlarından kana kana içmenin getirdiği canlılıkla patlamaya, kabından taşarak yukarılara, yeryüzüne misafirliğe gitmeye hevesli minicik tohumların gezgin ruhunu hiç merak eden olur mu acaba ?
Hani, bin bir emekle uzattığı boynunu; kilometrelerce uzaktaki okullarına gitmek için kan ter içinde yürüyen şanssız köy çocuklarının bitmek bilmeyen sabırları ya da tüpsüz daldığı deniz dibinden nefes almak için su yüzüne doğru çırpınışlarla yükselen acemi dalgıçların aceleciliği gibi, toprak yüzeyine doğru gücünün son kırıntılarıyla ittirmeye çalışır da, amacına ulaştığında da sevinçle diker kafasını güneşe doğru. Bir başarının tescillenmiş belgesidir artık o sarıdan yeşile dönmeye başlamış filizin keyfi ya da tam da doğanın gerçek gücüdür işte o yiğitçe tırmanış.
İlkbaharda ağaçlara suyun yürümesidir doğa, dallardaki gözlerin patlaması, filizlerin fışkırmasıdır. Hayvanlarda ise uzun bir kış uykusundan uyanıştır, üremeye koşuştur, miskinlikten kurtuluştur. Esen ılık meltemlerle savrulan yelelerdir, çiçek dolu dallardır, göç yoluna dizilen kuş yavrularının yeni yeri bir an önce görme arzusudur. Anasından yeni doğmuş yavrunun ayakları üzerine dikilip varolma savaşını kazanması ve en değerli besin olan ana sütünün peşine düşmesi, sanki özel eğitimden geçirilmişler gibi, nasıl da şaşmaz bir düzende sergilenip durmaktadır, gözler görmez mi dersiniz ?
Uzun kış gecelerinin ardından, baharın ılık esintileriyle coşan yüreklerin sevincine katılan hevesli ellerin açtığı pencerelerden sızan minicik, şen şakrak serçelerin bahar türküleridir doğanın sesi; eriyen karların arttırdığı debileriyle daha bir köpürerek akan derelerin ritimli sesi. Uzak köylerin, kışa yenik düşmüş kaderlerini yansıtan bir çaresizlik aynasıdır bazen, kurt ulumalarına karışan azgın köpeklerin meydan okuyan havlamaları ve onların karşı yamaçlara buyur edilen akisleriyle sürüp giden koruma mücadeleleri.
Doğum ve yaşam gibi ölüm de haktır doğanın kanunlarında. Ömrünü tamamlayınca, dallarla olan bağını keserek, bir ayrılığın acısını yansıtan hareketlerle, bir o yana bir bu yana savrularak aşağılara doğru kayıp giden; sarılı kahverengili, kimi böcek yenikli, kurumuş yorgun yaprakların yavaş çekim fotoğrafları gibi, rüzgarlı havada süzülüp duran çırpınışları, toprağa düşen canların son vedasıdır. Ama doğal olanı kabul görür yine de ölümün. Yoksa kıyımdır, acıdır, yok oluştur; bozgunculuktur, kanun dışılıktır doğa kitabındaki karşılığı, insan eliyle gelen diğer tür keyfi ölümlerin.
Yerle gök arasındaki ateşli aşkın ürünü olan gri beyaz bulut kümelerinin bağrından fışkıran yağmurların, karların, doluların neyi temizlemek için bunca çaba içerisinde akıp durduklarını; öfke kusan anların ürünü olan şimşek ve yıldırımların kimlerin aklını başlarına devşirmeye sinyal olduğu hiç düşünülür mü ? Peki, aklına esti mi ortalığı yıkıp geçen fırtınaların, tayfunların kaynağı olan ve her yeri sellerle teslim alan doğanın bu öfkesinden ürkmek, onu fazla kızdırmamak, kolunu kanadını kıracak kadar kirletip bozmamak daha akılcı olmaz mıydı ? Bu vurdumduymazlık daha nereye kadar gider ?
Sadece karnını doyurmak için avlanan, başka canlıları yakalayıp yiyen hayvanların, keyif olsun diye doğa anaya ihanet ettiği, kırdığı, bozduğu, kirlettiği görülmüş şey midir ? Onların her adımı ihtiyaçtan, mecburiyetten, yaşamayı sürdürme tutkusundan ya da ölümden kaçma dürtüsündendir. Spor olsun diye veya zevk aldığından bir diğerine zarar verme duygusu onların kitabında yazmaz. Onlar daha mertmiş değil mi ? Oysa, evrenin en zeki yaratığı olan insan öyle mi ? İnek sağar gibi kullanıp durduğu ve her nimetinden afiyetle yararlandığı doğayı, türlü nankörlüklerle canından bezdirdiğini bilmeyen mi var ? Kendisini en ayrıcalıklı evlat olarak görmenin şımarıklığıyla, gözleri ileriyi göremeden yuvarlanıp gidiyor keyifler içerisinde ama bu bolluğun sonunun, elbet bir gün geleceğini hiç düşünemeden !
Renkli görüntülerin ve insanı çıldırtan güzellikteki manzaraların en hatırlı müşterisi olan insanoğlunun, tarih boyunca hep bu güzellikleri arayan hevesli ruh hali, onu yeryüzünün her köşesindeki cennet bahçelerini bulmaya yönlendirmiştir. Atalarımız bu konuda da oldukça başarılı olmuş aslında. Bugün için gizli kalmış, insan ayağı girmemiş fazla bir güzellik kalmamış olsa gerek. Bu çabaların karşılığını, doğa ana da tüm cömertliğiyle ödemiş zaten. Farklı tatlardaki milyonlarca bitki ve hayvan türünden en işine yarayanlarıyla beslenmesine destek vermiş, bol bol üretip hizmetlerine sunmuş insanların. Belki tek isteği, aç gözlülükle saldırmaması, kırıp dökmemesi olmuştur. Belli aralıklarla sinyaller yollayıp nankörlüğe kalkışmamasını da hatırlatıyor onlara ama anlayan kim ?
Berrak akan tertemiz sularıyla çağıldayıp duran derelerin, yemyeşil çayırların, bol oksijen üreterek ciğerlerimizi şenlendiren ormanların manzaralarıyla coşmak, eğlenip keyiflenmek hakkımızdır tabii ki. Dört mevsim farklı tatlar sunan atmosferin ve denizlerdeki bereketli dünyanın nimetlerinden nasiplenmek de, sahip olmanın getirdiği kullanma ve harcama serbestliğine girer belki ama bunun sonsuz keyfilik ve acımasızlık içerisinde sürmesi de çok akılcı ya da vicdani midir ? O meleyen kuzunun ve bal yapmaya didinen arının ürettiği ya da genel olarak doğanın, adeta gönüllü organize sanayi bölgelerinde sessiz sedasız çalışan binlerce tür gıda işletmelerinde üretilen sağlık deposu ürünlerini, bunca har vurup harman savurmaya hakkımız var mıdır sizce ?
Kırmak, koparmak, kesmek, yakmak, vurup öldürmek ne kadar acımasızcaysa; olan biten olumsuzlukları sadece kayıtsızca seyretmek, hatta bundan keyif almak da insancıllığa yakışmayan tuhaf ama bir o kadar da gaddarlık kokan ruh halidir. En çok sevdiğimizi söylediğimiz çocuklarımızın geleceğini karartacak, mutlu ve huzurlu yaşamalarını engelleyecek bir doğa katliamını gelecek kuşaklara miras bırakmak, ikiyüzlülüğün daniskası değil midir acaba ?
Doğa ve insan ilişkisi; tarihin başlangıcından buyana hep dostça devam edegelmişken ve doğa ananın cömertliği her şeye karşın sürüp giderken, bu tehlike sinyallerini yazdırtan sebepler kimlerin eseridir sizce ? Her sabah, güne merhaba derken sessizce açılıp yeryüzünü zevkli bir ressam hassasiyetiyle canlı renklerle boyayıp duran çiçeklerin, dallarını dolgun meyvelerle süsleyen ağaç dallarının kusuru mudur ? Yoksa, eline geçirdiği ceviz tanesini afiyetle kemirirken sevimli görüntüler veren sincapların, şakıyan bülbüllerin, kumda açtığı tuzağın içerisinde avını bekleyen karınca aslanının ya da gün boyu bıkmadan ninniler söyleyen kumruların mı günahıdır, bütün bu olup bitenler ?

